21 Aralık 2010 Salı

Bu Bir Muhtıradır!!!

HAYIRDIR IŞIK KOŞANER?
Galatasaray’a gol atanın gerçek Fenerli olduğu ülkemde, Işık Koşaner ilk muhtıracığını verdi de “gerçek Paşa” oldu sağolsun. Necip TÜRK Milletine kutlu ve uğurlu olsun. Uzun bir süredir açıklama yapmasını beklediğimiz ve aradaki zaman aralığı arttıkça performansı yönündeki endişelerimizin arttığı TSK yaptığı bu güzel açıklama ile yüreklerimize su serpti.
İrticanın bile tehlike olmaktan çıktığı; tehditsiz, işlerin kesat olduğu bir dönemde Necip TÜRK Ordusu yine bizleri daha iyi görebilmek için dişlerini gösterdi. Askerimiz TÜRK Dil Kurumu’nun işgal altında olduğu, meclisin hainlerle dolduğu, emperyalizmin kırbacı altında inlediğimiz şu zor günlerde en büyük sorunumuza el atarak bir kez daha “Dil Meselesinin” memleket dahilindeki önemini millete hatırlatmıştır. Böylece “İrtica”dan boşalan yer “Dil Meselesi” ile doldurularak önemli bir adım atılmıştır.
Dağlarda kendi mayınlarımızla şehit olan askerlerimiz hakkında açıklama yapmayan, Heronların adamlarımızı (?!) vurduğu için yok edilmesini söyleyene göz yuman, eleştirilere kulak tıkayan, aslında tam da “üç maymunları” oynayan TSK, dil meselesi ile ilgili yaptığı “Basın Açıklaması” ile memleket sathında uzun yıllardır çözülemeyen ve bir anda peydah olan “Çift Dillilik Sorununun” çözümü için ışık yakmıştır.
Böylece Necip TÜRK milletinin namusu, toprak bütünlüğü ve can güvenliğini sağlamakla görevli olduğunu sandığımız ordumuzun yeni bir görevi daha olduğunu öğrendik ve bir yaşımıza daha girdik. Bu durum bir aylık bebekten 160 yaşında darı bekaya (ah bu gerici tamlama kullanma alışkanlığımız!) göç eden (Işık olan mı dememiz lazımdı) Zaro Ağa’ya kadar herkesi memnun etmiştir.
Bu açıklamaların boşta kalmaması ve TSK’nın memleket dahilinde yabancı dil öğrenmede zorluk çeken veya öğrendiği yabancı dil ile caka satan insanlar için de bir bildiri yayınlamasını ve hatta dil öğrenmede sıkıntı çeken insanlar için “Silah altında tuttuğu ve çalıştırttığı” binlerce yabancı dil bilen mühendisi, doktoru, öğretmeni bu iş için seferber etmesini istiyoruz.
TSK’nın içindeki bulunduğu tutuma karşı taraf olmak her TÜRK vatandaşının görevi olduğu gibi bizimde görevimizdir. Son olarak eğer bu “Dil meselesi” gibi uzman olduğu başka konular varsa ivedilikle kamuoyu bilgilendirmelidir. Örneğin bizlere üniversitelerde yumurta atmadan nasıl teşkilatlanılır sorusunun cevabı verilmeli ve öğretilmelidir.
Uzun lafın kısası çift dilli hayata geçiş konusu siyasilerin başlattığı ve toplumsal tabanda tartışılması gereken bir meseledir. TSK’nın bu denklemde hiçbir yeri yoktur. İster mevzu bahis olan konu hayata geçsin, isterse olumsuz karşılansın ve reddedilsin asker bu tartışmalara sınır belirleyemez, kimseyi susturamaz hele hele tartışma zemininin ana dinamiklerini belirlemeye hiçbir şekilde kalkışamaz! Bilgisi de, konumu da buna yetmez çünkü…
Hala anlayamadınız mı beyler, paşalar? Millet artık sizi, bu halinizle sevmiyor ve umursamıyor. Nereden nereye geldiğinizin farkına varamadınız mı hala? Biz sizi profesyonel, hareket kabiliyeti yüksek, milletin temsilcilerinin emrinde, siyasetsiz halinizle sevmek istiyoruz.
MTTB olarak bu süreci dikkatle inceleyecek ve taraf olmaya devam edeceğiz.
Kamuoyuna saygıyla duyurulur.

13 Aralık 2010 Pazartesi

Dayak Yemek Özgürlüktür!!!

Diri diri gömülen kız çocuğunun, hangi günahtan ötürü
öldürüldüğü sorulduğu zaman…
(Tekvir Suresi 8. Ve 9. Ayet)
Haksızlığın karşısında susan, dilsiz şeytandır.

Başbakana karşı gelinebilir, Cumhurbaşkanı’na sövülebilir ve hatta bir siyasi gruba dahil herkesin anası ile yakın temas kurulabilir. Çünkü bunlar “kapitalist, komprador ve hatta Amerikan uşağı olup üniversiteleri kendi kontrolleri altına alabilirler”. Çünkü bunlar sadece bu saydıklarımla değil hatta “Araplarla ve İranlılarla iş tutup” memleketi “Kemalizm Öncesi”(yazımızda bu devirden KÖ diye bahsedeceğiz) ilkel sisteme döndürebilirler. Bunlarla mücadelede girişilen her yol mübahtır ve hatta meşrudur. Yalan söylemek, duygu sömürmek, yumurta atmak bunların içerisinden bir kaçıdır. Ve galiba en meşhuru ve en ses getireni duygu sömürmek için yalan söylemek.

Evet Başbakana, Cumhurbaşkanı’ve o siyasi görüşe sahip herkese sövün. Yumurta atın, iftira atın, atında rektörleri anfilere toplayıp “akıl veren” cuntacı şerefsizlere de sövün…

Günlerdir bıraktık meselenin özünü konuşmayı takıldık kaldık bir genç kızın hamile olmasına. Bundan önemlisi hamile olması mı yoksa eyleme katılması mı önemli diye koca koca adamlar tartışmaya başladık. Ama kimse sormadı ekranlara çıkartırken bu kızı, hangi üniversiteye gidiyor, hangi örgüte mensup… Sormadık çünkü bu kız KÖ’ye geri dönmemek için bir devrim planlıyor, açıkca sistemle problemleri olduğunu söylüyor ve ilerici bir darbe bile istayabilecek kadar aydın biri!!!
Yani ilerici olunca senin söylediklerinin doğruluğunun önemi kalmıyor. Kız her kanala çıkıp rahatça ve ağlamaklı bir tonla “Sefilleri” (eski dilde Hikaye-I Mağdurin’dir adı) oynayabiliyor. Ve bizde bu devrimci, öncü sosyalist ve ilerici kızın dediklerine iman ederek durumuna acıyor onun doğmamış bebeğini öldürenlere lanetler ediyorduk.

Zira bizim kitabımız “Diri diri gömülen kız çocuğunun, hangi günahtan ötürü öldürüldüğü sorulduğu zaman…” diyordu ve biz o hesaba kadar bekleyemecek kadar sabırsızdık.

Onlar hatırlamaz ama bizim de vardı böyle acılarımız başımızdan geçmiş. Ancak bizim kahramanımız sisteme göre “irticacı” yani KÖ’ye aşık biriydi. Başını da bu fikirlerine siper etmek için kapatmıştı hüküm süren sisteme göre. Ve yine bir gün elinde sopası yokken!, koltuğunun altında kitapları varken, üzerinde “Nasrun Minallahi ve Fethun Garib!” (Yardım Allahtandır ve fetih yakındır) ayeti yazan kapının önünde en doğal haklarından olan eğitim hakkını korumak için dayak yedi. Evliydi ve hamileydi. Suçu belliydi başı örtülüydü ve irticacıydı. Başındaki örtüyle “sistem” denilen şeyi yıkabilecek bir kudrete haizdi(!!!) onu dövenlerce... Polisin jop ve tekme darbeleri karşısında bu gücün hiçte o kadar kudretli olmadığını anlamıştı ama iş işten geçmişti. Artık taşıdığı canlardan biri daha açamamışken dünyaya gözlerini cahiliye Araplarının yakıcı vicdansızlığına kurban gitmişti. Devrimi(?) korumak adına bir cana kıyılmıştı…

Başbakana sövülebilir, Cumhurbaşkanı’na hakaret edilebilir ancak bir paşaya hemde rektörlere akıl hocası olmayı vazife bilen paşalara sövülemez!!!. Devrim diye cinayetler işlenir, sırf başörtülü diye deliler gibi dayak yenebilir, ama hakkı savunulmaz, ahmak yerine konur.

Başbakan’a söven, milletvekiline yumurta atan devrimci(son günlerde Öğrenci Kollektifleri ve Genç-Sen Kendine böyle diyor) olur, herkese ayar vermeyi bilen paşalardan hesap soranların adı “devlet düşmanı, vatan haini” olur. Ama o devrimci, öncü sosyalist(bilmeyenler google abiden sorabilir ne demek olduğunu) arkadaşlar ne hikmetse yeşilleri görünce birden süt dökmüş kedi gibi oluyor.

Evet biz vatan hainiyiz, evet biz devlet düşmanıyız! Çünkü biz sizin yaptıklarınızı yapmıyor, hangi cunta darbe yapsa işimize gelir diye düşünmüyoruz. Öğrenci dahi olmayan hamile kadınları bile isteye dayak yemeye götürmüyoruz. Biz hesap gününe inanıyor ve hesabını veremeyeceğimiz işi yapmıyoruz. Sonra biz hem Başbakan’a, hem Rektörlere hem “ayarcı paşalara” usulünce daha doğrusu “Müslümanca” hesap soruyoruz.

Zira biz gücü, kudreti sonsuz olana yaslanmış, kesin adalet sahibinin emrine girmişiz. Dilimizde kalbimizde şu cümleleri sayıklar;
Haksızlığın karşısında susan dilsiz şeytandır!!!
Yaşasın zalimler için cehennem!!!

11 Aralık 2010 Cumartesi

Açıyorum Öyleyse Varım!!

“Onlar ki avret yerlerini (namuslarını) korurlar İşte bunlar, cennetlerde ikram olunanlardır”

(Mearic Suresi 29 ve 35. Ayetleri)

İnsanlar varlıkların sebebini arar ilk günlerinden itibaren hayatlarının. Farkında olsun ya da olmasın hep bir varlık savaşıdır var olan. Bebek ellerini yumar, gözlerini kısar ve dikkat çekme peşinde olur, yani varlığını anlayacak birini arar farkında olmadan. Sonra yaş ilerler; mesela kendini yere atar. Dikkat çekmek için ağlamayı göze alır, dikkat çeker ve mutlu olur, zira var olan şey dikkat çeker.

Aslında her yeni doğan çocukla başlayan bu süreç en çok filozofların baş belasıdır. Var mıyız yok muyuz? Delirenler vardır bu soru karşısında hiç utanmadan. Utanmadan diyorum çünkü varlığın işaretlerini arayıp göremeyen ve hatta delirenin kendinden utanması gerekir!!! Elindeki gözlüğün çalındığını iddia eden bunak misali utanmalı…

Descartes, mesela bu arayışına “düşünüyorum öyleyse varım” diyerek son vermiş ve delirmeye ramak kala kurtarmış kendini, bir başkası (Cogito) varlığını kuşkuya bağlamış ve “kuşku duyuyorum öyleyse varım” deyip yırtmıştır sıyırmaktan.

Tüm bunları yaparken, yerken, içerken, gezerken kendi varlıklarını aramışlar, ancak iş Allah’a; alemlerin yaratıcısına gelince işin sadece “düşünce ve kuşku boyutlarında” bırakmaya özen göstermişler. Zaten varlığını da iman olmayıca değersiz kalan yeteneklerine bağlayan adamların Allah’ı bulması beklenemez, ama bir umut işte bizim ki…

Ve bazıları vardır “modern dünyamızda”(?) artık her şeyiyle muhalif olmayı yeni bişeyler söylemeyi (ne kadar yeniyse) ve bu söylediklerine de sanat demeyi varlık delili yapmışlardır. Ve bu “delillerinden” yola çıkarak insanları “gerici” (korkmayın alışık olduğumuz bir tabir), yobaz ve sanattan anlamamakla itham ediyorlar.

İşte bunların en “avangard” (sözlükten baktım öncü birlik demek) olanlarından biri memleketimizin “cesur insanı”(tabi cesaret ister) büyük feminist (Lady Mary Wortley Montagu kadınlar için istediği eğitimin onları bu hale getireceğini bilse eminim hiç bişey istemezdi!!!) Şükran Moral kendince haklı sebepler sunduğunu sanarak insanların eşitlik, özgürlük ve kadın sömürüsü problemlerine karşı soyunuyor ve bunu da “Müslümanların” anlayamayacağını söyleyerek kendi yüce sanatını(açılmak yükselmektir felsefesine sahip herhalde) varlığının delillerinden biri haline getiriyor. Ve hatta delillerini sergilemek için insanları toplayıp (insanlar diyorum hanımefendi için erkek kadın fark etmiyor) bir perdenin ardında hemcinsinle “cinsi münasebetini” sergiliyor ve “ben varım” diyor. Bizde diyoruz ki madem biz bu sanattan anlamıyoruz gel anlat sanatını 2010 Türkiye’sinin Güngören’inde Recep kardeşime bizde anlayalım nasıl oluyormuş bu sanat.(Recep’i tanırsınız 3. ‘sü çıktı tanımıyorsanız da merak etmeyin o sizi tanıyor)

Evet biz Müslümanlar anlamıyoruz bu sanattan(?). Emin ve rahat olsun anlamayacağız da. Zira biz tek kelime ile “İnanıyoruz, öyleyse varız” diyebilenleriz. Biz kadınlarımızın hakkını açmakla değil, onları bu hale getirenlerle hesaplaşarak, kadın hakları deyip kadınları sömürenleri lanetleyerek savunuyoruz. Feminizm maskesi altında var olmaktansa, varlıklarını yavaş yavaş saf ve akılsızca direnerek yok etmelerine izin vermeyerek yapıyoruz.

Evet biz edepsizlikten hoşlanmıyoruz, açmakla var olunmayacağını, problemlerin bitmeyeceğini biliyoruz. Açmakla eriyeceğini, istismara sebep olacağını biliyoruz. Sonra dönüp Moral’a diyoruz ki; aman evladım, etme tutma devir kötü “açmakla, var olunmaz yok olursun Hafazanallah”…

Tabi bizim ki anlayana…

29 Kasım 2010 Pazartesi

Özdemir İNCE'LDİĞİ Yerden Kopsun

Son günlerde düzenli bir şekilde dindar insanlara saldırmayı kendine iş edinmeye başlayan Hürriyet Gazetesi Yazarı Özdemir İnce yaşlanmış olmasından kaynaklanmalı ki artık “yaratıcılık”(?) ve “düşünme yetilerini” kaybetmeye başlamış olmalı.
Geçen hafta içinde köşesinde dini emrettiği için başörtüsü takan genç kızlarımız hakkında sarf ettiği sözleri yaşına ve temelsiz fikirlerine vermiş ve Allah’tan selamet dilemiştik. Bu gün ki yazısında JEAN Bottéro’nun Kırmızı Yayınları tarafından yayınlanan “Tarihte Tanrı Fikrinin Doğuşu” (Naissance de Dieu, La Bible et l’historien; Editions Gallimard) adlı kitabından alıntılayarak zikrettiği;
“Bu kitabı önce dindarlar okumalı: Kitabı içlerine sindire sindire okurlarsa, dinden çıkmak yerine daha iyi, daha bilinçli mümin olacaklarına inanıyorum. İnsan imgeleminin, insan dehasının ürünü olmak, insan imgeleminden, insan elinden çıkmak hiçbir din kitabını değersizleştirmez.”
Cümlesindeki dindarlar galiba bu ülkede yaşayan hakiki imanı elde etmiş Müslümanlar değil Özdemir İnce’nin iman ettiği dine inanan, kutsal kitaplarının kaynağının insan yahut bir yaratıcı olmasını önemsemeyen insanlar olsa gerek. Bu sadece biz Müslümanlar için değil diğer Kutsal kitaba sahip ve kendilerince Allah’a iman etmiş Hristiyanlar ve Yahudiler içinde böyledir.
Özdemir İnce’nin bahsettiği 2010 miladı biz tek bir Allah’a iman etmiş Müslümanları bağlamadığı için bu ülkedeki hakiki Müslümanlarla alakalı ahkam kesmekten uzak durmasını istiyoruz.
Zira bizler iman ettiğimiz yüce dinin kitabı Kuran’ı Kerim denildiği gibi
“De ki; Ey Kafirler ben sizin tapmakta olduğunuz putlara tapmam. Sizde benim mâ’buduma tapanlardan değilsiniz. Ve ben sizin taptıklarınıza da asla tapıcı olmadım. Siz de benim mâ’buduma tapıcılardan değilsiniz. Sizin dininiz size benim dinim bana.” (Kafirun Suresi)
Ne onların (Özdemir İnce gibi olanların) dinlerine taparız ne de onlardan bizim dinimize tapmalarını bekleriz ancak ve ancak ona ve onun gibi olanlara Allah (C.C)’dan hidayet nasip etmesini etmeyecekse de El-Kahhar adının mucibince kahretmesini dileriz…
Bu edepsiz, ölçüsüz ve artık çocukların bile inanmayacağı safsataları yazmaya bir son verip hayatının geri kalanında pek kıymetli dostu Oktay ekşi gibi şerefli(?) bir hareket sergileyip Türkiye’de yaşayan imanlı insanlara zulmetmeyi bırakmalıdır.

25 Ekim 2010 Pazartesi

Ruh Üzerine Denemeler II

Kağıda dokunan kalem kibritten daha büyük yangın çıkarır…

Bir yerden geliyorum,

Hesapların olmadığı

Bir yerden geliyorum

Kurşunların olmadığı

Irci!!! Irci!!!

Ve ses yüreğime dokunuyor. Sokakların arasında kaybolmuş bir ruh arıyorum. Hesapsız, zamansız ve mekansız… Arıyorum fakat köşe başlarında silahlar doğruluyor üzerime, namlularından sözler dökülen. Sözler ki yüreğime dokunan sesleri eriten…

Tıkamaya çalışıyorum kulaklarımı, ardıma saklanan öfkelerimi de alıp kaçmaya çalışıyorum, karanlık set oluyor… Kaçış neyden ve nasıl? Bilmiyorum, sadece ardıma bakmadan kaçıyorum. Öfkelerimi sürükleyerek peşimden kaçıyorum…

Sözün, sözlerin ve seslerin olmadığı bir diyara kaçıyorum. Zihnimi kurcalayan sorular ve ardı arkası kesilmeyen acılar bırakıyorum ardımda. Ayaklarım yoruluyor ve yığılıyorum bir sokak başında. Ve aklıma geliyor;

Huftera hufte key koned bidar!

Uyuyan uyuyanı nasıl uyandırsın! Çalınmışken ruhlar bedenlerden gizlice, kim anlayacak derdimden. Namlular kusarken ölüm, saklanıyorsa insanlar zihinlerine taktıkları gömleklerine, küfürler savrulurken siretlere susuyorsa arsızca dimağlar, kim uyandırır bu yürekleri, kim anlar bu dertten…

Ne diyordu Hz. Pir “Gel ne olursan ol yine gel”; gelmek… Lakin “ol”up gelmek. Ne olduğun önemsiz ancak bir şeyler “ol”mak… Var mısın yok musun demiyorum, “ol”dun mu “ol”madın mı?

Kağıt ol, kalem ol, kelam ol, ateş ol… Yak gönülleri, seni alıp götürenleri… Yak ki uyansın ruhlar. Kelamın yetmezse ateşe kibrit ol, kibrit yetmezse kalem ol, dokun kağıda ve sürükle peşinden alevleri “ruhlara” değsin ateşin… Değsin ki nakşolsun “ateş” ruhlara ve ruhları çalan yalanlara… Ateşin söndürsün namluları, ateşin sondürsün yalanları, ateşin söndürsün hesapları ve ateşin hükmetsin “hükmün sahibinin” emrine…

2 Ekim 2010 Cumartesi

Ruh Üzerine Denemeler 1

Neredeyiz ve nereye gidiyoruz…

Kör bir dilencinin kokusuna aşık olduğu kaldırımlar kadar uzak bir hayalin peşindeyiz. Onlarca milyon kilometrenin gölgesine aşık olmuş, ruhumuzu çivileyip daracık hayallerin arasına sorgusuz sualsiz “toprak” peşinden koşuyoruz… Toprak, evet, hemde ölülerin üzerine örtülen cinsten, kara, soğuk ve verimsiz… Verimsiz; zira biz öyle kıldık. Herşeyin olduğu gibi onun da ruhunu çaldık. Hani demişti ya şair “toprakları toprak yapan üzerindeki kandır” biz yanlış anladık… Her kana bulanmış kanı “vatan” sandık…

Neden mi? Nedeni müsemma…

Hırsız neden çalar? Hırsız olduğu için, başka izaha gerek yok…

Oysa demişti zamanın bilge adamı da dinlememiştik:

"Türkiye ruhunu kaybetti. Toprak mı, En değersiz şeyimizdir belki de, belki de en değersiz şeyimizi kaybedince, her şeyi kaybettiğimizi anladık: Ruhumuzu!"

Bir fahişe düşün, bedenini satan hem de üç otuz paraya, seviyor mudur sence işini yoksa ilk işinde, ilk gecesinde satmış mıdır ruhunu? Bir fahişe düşün…

Bir hırsız getir gözünün önüne, zevk alır mı çalmaktan, yoksa ilk girdiği evde bırakmış mıdır ruhunu? Bir hırsız düşün…

Ne farkımız kalmış ki bir fahişeden; üç otuz poraya bedenini satan, ne artımız var ki üç otuz para için ruhlar çalan bir hırsızdan… Biri çalarken bırakmış ruhunu bir köşe başında yahut bir balkonun soğuk mermerlerinde, diğeri belki bir otel odasında belki bir yatağın ardında…

Hangi kutsalımız kalmış taşlara uzatıp üç kuruşa satmadığımız yahut vazgeçip edepsizce yok saydığımız? İnsanlık mı; çoktan tükettiniz namluların ucunda ve ağlayan kız çocuklarının göz yaşlarında, Ahlak mı; kaldırım taşlarını çatlatırcasına küfrederken zaten tükürdünüz pis bir nesne gibi hayasızca, Din mi; onu zaten kaldırmıştınız tozlu raflara bir sünger çektiniz üzerine ünvalarınıza aldırmadan…

Önce “ruhumuz”la başlar kayboluş ve ardı basit… Gözlerine mil çekilen mahkum gibi, kaparsınız ruhunuzu kendiliğinizden içinde “emanet” barındıran herşeye.

Sınırlar arıyorsunuz insanların yaşadıkları alanlara, ya benim sınırlarım ne olacak! Ruhumun derinlerini çevreleyen “emanet”in yolunu çizen sınırlar. Sınırlarına dikenli teller çekiyorsunuz kaybetmemek için bir avuç toprağı ya ruumuzu çalanlara ne yapmak gerek, var mı onlar içinde bir dikenli teliniz, var mı bir bekçiniz elinde silah, bekleyecek kadar cesur!

Oysa demiyor muydu Efendiler Efendisi Lâ tahzen innallâhe meanâ” (Korkma, Allah bizimledir)… Nerede sizin en kudretli silahlarınız, nerde sizin en etkili sözleriniz, nerde sizin ihtişamınız…

Çaldınız hepsini, bilerek ve isteyerek ardına bir avuç korku ve hüzün bırakarak çaldınız…

Ve artık geri alma vakti geliyor. Güneş hep saklanır mı sandınız dağların ardına. İbrahim (as) hiç batmaz sanmıştı da sonradan dememiş miydi “La uhibbul afilun”(Ben batanları sevmem) ve uyanmıştı; gözlerini yummuş ruhuna bırakmıştı işi de bulmamış mıydı “emanet”in sahibini. İşte artık bir gaflet uykusundan uyanıp ruhumuzu sorgulamak vaktidir…

Haykırmak, sesimizi zorlamak ve bırakıp “batanların” çizdiği sınırları, bırakıp bir avuç mezar örtüsünü, yettiğince değil yetirinceye kadar her uyuyana sesimizi, haykırmak…

14 Eylül 2010 Salı

Eylül Nesli

Bir Eylül sabahı hapsedilen fikirlerin ve onların ardına takılan hüzünlerin çocuklarıyız biz. Düşündüğü için ülkesini, herşeyden çok vatanı sevdiği için, geleceğini zincirlerden koparmak için uğraşan bir neslin arda kalanlarıyız.

Bir Eylül sabahı başlayan karanlık günlerde, bir daha karartılmaktan korkan bir neslin çocuklarıyız. TRT’de gördüğü her rütbeli subayı sabahın 03.59’unda gördüklerinden sanıp içi ürperen bir nesil…

Hani derler ya gelen gideni aratır diye galiba bu söz en çok onlar için geçerliydi; 5 adam, omuzlarını süsleyen apoletlerin üzerindeki yıldızlar bile bir çok insanı hayal alemine sürüklemeye yetecek kadar çok, yüzleri pervasız bir hırsızınkinden farksız 5 acayip adam. Dillerinde ise binlerce “netekimle” süsledikleri bir “memleket kurtarma masalı”…

Daha bir gün öncesine kadar kurtarmayı ümid ettikleri vatanın zindanlarına doldurulmuş binlerce genç daha anlayamadan ne olduğunu enselerinde patlayan tokatlar, vücütlarından ve kaslarından geçen elektrik akımları, kollarından bağlanarak asıldıkları “filistin askıları” ile tanıştılar. BU kurtarıcı “havariler” güruhunun yöntemleri hem sertti hem de unutulması zor acılar bırakıyordu. “Devletin” gözünde hepsi suçluydu ve yine ayn devletin gözünde tek suç vardı vatanı çok sevmekten “vatan hainliği”. Onun gözünde biri vatanını Sovyetlere satıyordu, biri Amerika’ya biri ise en dibe batırmak için çabalıyordu. Onun gözünde hepsi birdi ve hepsi suçluydu. Duvara “kahrolsunlar” yazan da vatan haini idi devleti soyanda.

Gelenler hep “biz geldik sizi anarşiden kurtardık” diyorlardı ardına saklandıkları namluların ucundan gülümseyerek, kimse sormuyordu en kesin çözüm yolu “bir sağdan bir soldan asmak” mı diye. Soranlara da zaten cevap hazırdı “Asmayıpta beslese miydik”.

Sonra dediler ki -Tandoğan gibi- artık biz getiririz size özgürlük ve demokrasi. Sandıklar kurdular, sandıkların ardından, bileklerine ve zihinlerine kelepçe taktıkları yetmezmiş gibi halkın birde tavsiyede bulundular yaptıları yavuz hırsız anayasını desteklemekte fayda var diye. İtirazın adresi belliydi Ülkücüysen C4’e, Solcu isen Diyarbakır’a… “Netekim” itiraz edebilende olmadı pek, başında devlet görevlilerinin beklediği, şeffaf zarflarda oy kullanılan sandık başlarında.

Dediler ki bizim masalın sonu mutlu, alın işte size “istediğimiz” kadar özgürlük. Ve inandı zihinlerinde korkudan başka pek bir şey bırakılmayan halktan milyonlarcası, inandı ve inandığı gibi yaşamayı kurtuluş belledi.

Aslında o kadar korkuyorlardı ki bu memleketin öz evlatlarının tekrar kendine gelebileceğinden, garanti aradılar kendilerince ve “Milli Birlik Komitesi” üyeleri ilelebet yargılanamaz yazdılar “istedikleri” kadar özgürleştirdikleri “anayasalarına”.

Korkunun kol gezdiği yıllarda ilk fırsatta kurtulmayı deneyenlere, yeniden düşünmeye başlayanlara ket vurdular sisteme soktukları “hakiki vatandaşlarla”. Onların dünyasında “halk” ile vatandaş ayrı dünyaların adamlarıydı. “Biz geldik ayrışmayı durdurduk” diyenler bizzat kendilerini sınıflara bölmüşlerdi halk ve vatandaşı, bilerek isteyerek ve arzulayarak. Çünkü biliyorlardı “halk” vatandaş olmaya başladığı an onların yerinde yeller esecek kurdukları kast bozulacaktı. Her baş kaldırana “Spartacus” gözüyle baktılar, her özgürlüğe koşanı durdurmayı gerekirse “tank namlularıyla” susturmayı bir borç bildiler kendilerine.

Oysa bir millet uyanıyordu. Aradan bazen “yiğit” delikanlılar çıkıp “ben namlusunu vatandaşına çevirmiş tanklara selam durmam” diyenler çıkıyor, onları da aydınlık bildiğimiz beyazlar arasına gömüyorlardı.

Çok sürmedi eseret halk artık bir diriliş bekliyordu özlemini çektiği bir sistem bekliyordu yıllardır rüyalarını süsleyen “özgür, demokrat ve eşit”…

Götürdüklerinden kurtulmak Kara Eylüllerin bir ışık yandığında, Kara Eylüllerin sisteme eklemlediği bazı “vatanperver” “aydın” takımı ışığa hasret millete “siz ne anlarsınız” bu işten diyor “millet iradesine” bile gem vuruyordu. Bazıları özgürlüğe kalkan eller ile Eylülleri hazırlayan elleri karıştırıyor ve 9 sütüna manşet atarak “311 el kaosa kalktı” yazabiliyordu. Millet iradesinin tecellisi olan elleri kaosa sürükleyenlere bir grup “Genç” bir araya geliyor “Sivil”lik namına demokrasi dersi veriyor ama yılların kör ettiği “deli gömlekli” zihinler namluların gölgesini sulh-u salah bilmeye devam ediyordu.

Işte tam bu noktada bu memleketin çocukları bir araya geliyor “istemezükçü” zihinlere bir tokat gibi sokaklarda “13 Eylül”ü bayram ilan etmeye hazırlanıyordu. Bir araya gelemez, bize karşı duramaz dedikleri bir araya geliyor kendilerine de “13 Eylül Gençlik Hareketi” adını veriyordu. Bazen darbenin kanlı izlerini silmek için mendil dağıtıyor bazen eşine dostuna Kara Eylülleri aydınlatmak için “kartpostal”lar gönderiyor, zihinlerine kazınan Eylülleri silmek için yep yeni hayller, ümitler için aydınlağa koşuyordu.

Onlar ki bir partinin ardına saklanmayacak kadar cesur, geleceklerini günlük siyasete alet etmeyecek kadar mert insanlar… Onlar ki “12 Eylülleri” utanç içinde geçiren neslin, namlu gölgelerinde bastırılmış çocukları. Bir gaye uğruna, demokrasi uğruna adımlar atan bir gençlik…

Martin Luther King diyordu ya;

Bir hayalim var…

Bir hayali gerçeğe kavuşturanlardan oldunuz için, zihninizin en derinlerine yara açan anıları silip attığınız için, bunlar yetmez postalların ve cübbelerin gölgesinden uzaklaşmak için çalışmalıyız diyenlerden olduğunuz için hepinize teşekkür ederim.

19 Mayıs 2010 Çarşamba

Son...

Bu yazıyı senin olmadığın diyardan yazıyorum. Rüzgarların yalnızlık koktuğu, yağmur damlalarının şehre hüzün indirdiği yerden. Gözlerimin karanlığın mavisine hapsolduğu yere yazıyorum. Sensizliğe ağlayamıyorum artık, gözlerim kurudu. Bırakıp gidiyorum. Şehrin sokaklarından akan sulara inat sana olan hasretimi taşıyorum sırtımda...

Yeşil gözlü yoksun biliyorum, olmayacaksın. Bu benim ölümüm demiştim sana... İşte ölüyorum yavaş yavaş. Ve sen kalıyorsun geride; karanlığın mavisinde tutuklu kalmış bir çift yeşil göz. Seni seviyorum ve sevgiyi taşıyorum kalbimin her parçasında. Her nefes alışımda seni soluyorum havadan ve seni teneffüs ediyorum yalnızlığımı hapsettiğim gökyüzünden....

Gözlerim hayallerin ardına takılı kalmış, bulutların ötesinde seni arıyorum, güneşle bir olup güler misin diye. Bitiyorum yeşil gözlü yavaş yavaş bitiyorum. Sensizlik bedenim oluyor; yok oluyorum... Karanlığa saplanan bir çığlık olup gömülüyorum gecenin soğuğuna...

Yok oluyorum yeşil gözlü...

Anla beni ne olur anla...

Dön diyorum sesim varmıyor yanına, gücüm yetmiyor ellerini tutmaya, bir kalbim var sana ulaşan, geri çevirme yeşil gözlü....

19 Mart 2010 Cuma

Milletin Vicdanı Olmak!!!


Bir milletin vicdanı olabilmek der Cemil Meriç. Bir milletin vicdanı…

Tarih milletlerin vicdanı olabilenleri basmamış mıdır her zaman bağrına?

Aristo’dan, Sokrat’tan beri “kubbede bırakılan hoş sada” değil midir tarih dediklerimiz, ölümsüz bildiklerimiz? Ölümsüzlüğün sırrını arayanlar değil de ölümsüz eserler bırakanlar anılmıştır tarihin en karanlık çağlarından beri. Eski Yunan deyince “tiranları” hatırlamayız lakin Sokrates zihnimize şimşekler çaktırır, bir başka yerde Dostoyevski gelir, Mimar Sinan gelir, Mustafa Kemal Atatürk gelir aklımıza. Oysa bizler değil miyizdir en unutkan varlığı dünyanın? Hüzünlerimizi bile unuturken daha gözyaşlarımız toprağa değmeden “vicdanımız” olabilenleri unutmayız bedenimiz toprak olana dek.

Mimar Sinan ruhumuzu bir motifte toplayıp, Süleymaniye duvarlarına en ince detaylarıyla bizden sesleri, bizden izleri kazır. Aşık Veysel her nağmesinde ruhumuzu serinletir sazının. Mevlana yalnızlıktan biçare kalmış yüreklerimize aşkı doldurur, görmeyen gözlerimize ışık olur.Bazen yenilmez ordularıyla Sultan Süleyman olur vicdanımız bazen Fuzuli’de bir beyit güle bülbülü anlatan.

Bazen öyle insanlar çıkar ki bu toprağın bağrından, boylarından büyük dertlerin altına girerler.“vatan borçlarını ödemek” için.

Bazen kendini paralarcasına, ilerlemiş yaşlarına rağmen genç dimağlara aktarabilmek için ölümsüzlüğün sırrını koşarlar hizmet etmek için dört bir yanına vatanın. Bazen her yaralı hastaya bir yudum su vermek için siperlerin arasında bir o yana bir bu yana koşan saka eri gibidir; belki götürdüğü su hiç bir işe yaramayacaktır ölmek üzere olan askere ama o ahdetmiştir her yaralıya her dertliye ne pahasına olursa olsun yetişecektir.

Anadolu aşinadır böyle insanlara, yaşatmak, yeşertmek için yaşayanlara. Nene Hatunlar vardır bağrında Anadolu’nun yaşatmak için bir milleti canını vermiştir gözünü kırpmadan.

Bir milletin vicdanı olabilmek!

Kelimelere yüklenen anlamları bırakıp bir kenara koca bir dünyada, insanların birbirlerini görmezden geldikleri, yok saydıkları ve artık unutmanın ve vicdansızlığın normalleştiği bir dünyada irfan sahibi olabilenler vardır. Ayakları bu topraklara basan, bu topraklarda yürekleri ısınan ve bu topraklar için toprağa düşmeyi bekleyenler

Belki Kadir Has bu dediklerimin hepsidir. Belki de kelimeler anca bu kadar kifayet edebilir Kadir Has gibilerini anlatmaya. Bazen insanın ruhunu sıkan her halden uzak, yaşamaktansa yaşatmayı, büyümektense büyütmeyi düstur edinmiştir kendine.

Ölümsüzlük peşinde koşan bir süvari misali sürer atını. Vermenin en zor olduğu anlarda “mevzu bahis vatansa gerisi teferruattır” der ve neyi varsa verir hiç çekinmeden.

Çünkü bilir gül fidanları suya muhtaçtır ve su vermezse bu güller kuruyacaktır.

Ülkenin dört bir yanını dolaşır, her susuz kalmış gül fidanına uzanır eli ve boynu bükük kalsın istemez gül fidanları. Bazen yaptırdığı okullar ile çıkar karşımıza bazen de hayır işlerine harcadıklarıyla. Ruhunu adamış insanların rahatlığı ile koşar ilerlemiş yaşına rağmen su bekleyen her gül fidanına. Yaşitları çoktan ahir ömürlerini sefa içinde geçirmeye başlamışken o yılmadan ülkenin dört bir yanına umut götürür, günlerini en çok sevdiği gençlerle geçirir onlarla güler, eğlenir, şarkı söyler.

76 yaşındadır ve hala yapabilecek bir şeyleri vardır. Bir harabe devralır devletten Haliç kıyılarında ve gösterir harebeler gülistana nasıl çevrilir. Önce duvarlar, sonra bahçe değişir yavaş yavaş ve ardından şen sesler duyulmaya başlar köhne Tütün Fabrikasının her bir yanında.

Bahtiyar bir ihtiyarın bakışları katılır tüm bu seslerin peşine ve sürüklenir ufkun ardına doğru.

Duvarlarında yankılanan sesler sanki gün be gün uzatır onun ömrünü, sanki her ses binlerce gün katar yaşlanmış bedenine ve gençleşir mutlu insanların sesleri arttıkça.

Bir Mart sabahı yaklaşır ruhunu teslim almak için ölüm meleği. oysa o çoktan teslim etmiştir ruhunu ömrünü adadığı hayallerine. Kurtulur ruhuna bir yük olmaya başlayan bedeninden ve karışır tarihin bağrına bastıkları arasına.

Bedeni belki emanet edilmiştir toprağa ya ruhu? Ruhu ise artık hep olduğu yerde yani bu milletin vicdanındadır. O artık Yahya Kemal’in deyimiyle “asude bir bahar ülkesindedir” en sevdiği öğrenci sesleriyle…

Ruhun şad olsun…


15 Mart 2010 Pazartesi

Hüzün ki en çok yakışandır bize...


Dalgalar çarpıyor kayalıklara, bense hasretimi yazıyorum bembeyaz bir kağıdın hücrelerine. Kalemden akan her mürekkep damlasına ekliyorum özlemimi ve senden bir parça katıyorum kelimelere yine de bir şeyler eksik kalıyor sensizliği anlatmaya. Yağmurlu bir günde yolunu şaşırmış bir balıkçı teknesi gibi, hedefini şaşırmış bir ok gibi çıkıyor kelimeler ağzımdan. Buharlanan gözlük camlarımın ardından ufka bakmaya çalışıyorum -hani seninle bakıp geleceğe dair hayaller kurduğumuz yere- olmuyor yapamıyorum. Kelimeler boğazımı tıkayan kocaman bir lokma oluyor büyüyor git gide. Hafızamın en ücra köşelerini yokluyorum sensizliği anlatacak kelimeleri bulmak için ama nafile...

Karanlığın ardında bıraktığı hüzünden bir parça var kalbimde onu taşıyorum gittiğinden beri.

hüzün ki en çok yakışandır bize

belki de en çok anladığımız...

Döneceğin günün özlemiyle gözlerimi ufka dikiyor bekliyorum gelirsin diye. Dalgalara karışan hayallerimi uzatıyorum, bir rüzgar alıp gidiyor elimden onları, ve karanlıkta çırılçıplak kalıyorum... Mavi gözlerinde bulduğum huzuru, hayallerimi çalan rüzgara kapılıyorum senin olduğun diyara doğru yollanıyorum...

Denizin aya değdiği noktaya doğru geliyorum. Gözlerinin mavisine koşuyorum...

12 Mart 2010 Cuma

Siyah


Sen gecesi ışıklı bir şehirdesin şimdi. Benim odam karanlık… İki şehir arası bilmem kaç kilometre. İkimizin arası kaç kilometre? Peki bu mesafenin ismi ne?

Yazık… :(

***

Aşk biter mi?
Pekala biter!
Her şey başlar ve biter. Hiçbir şey ölümsüz değildir.

Bu deli sonbaharın insanlardan ne istediğini anlamadım. Yoksa sevginin kıymetini bilmeyenleri, önemini anlamayanları; o sevgiyi şımarıklıkla arkadaş edenleri cezalandırıyor mu sonbahar? Bilemedim…
Daha yapraklar dallarından ayrılmadan, rüzgar yanakları yaralamadan; ne bu ayrılık, ne bu yara bere böyle?

Aşk ince iş, baharlara yaraşır da, ayrılık acı işte…

Ayrılık acır, gece karanlığı taşır. Işığı yok ayrılığın, yol iz bulamaz insan, kendini şaşırır.
Bu insan dediğin korkar bir de… Karanlıktan da geceden de… Lakin ne fayda korktuğun başına geldikten sonra… :(

***

Duygular değişir…
Çok yazık!

***

Her şey başlarken güzel; fidanken, küçükken. Belki henüz bilinmemezlikten…

İnsanın en tatlı hali bebekken,
Bir köpeğin yavruyken,
Ekmeğin tazeyken,
Çorba sıcakken,
Çiçek henüz solmamışken,
Güneş güne uyanırken,
Aşk mahmur gözlerini açarken güzel…

Her şey başlarken güzel.
Ve her şey biterken… ?!?

Bitişlere ağlar insan… Üzülürse ağlar… Bir de korktuğunda… Karanlıktan korkar insan… Bilmediğinden de korkar…

Tüm bildiklerimi unutturuyor bu ayrılık.
Korktuğumu anlamışsındır artık.
Bir de ağladığımı…

Yeşillere hevesliyken bu denli, beni gecenin ortasında bıraktığını… Bu gecenin içimi daralttığını ve kararttığını…

Tüm kelimelerin sana aktığını anlamışsındır, ama…
Siyahın üstüne yazı yazılır mı daha ???

7 Mart 2010 Pazar

Sizi yakan "Aşk mı Sevgi mi"?

“...Bana sevginin aşktan üstün olduğunu öğreten odur. Aşk, görme engelli bir coşku, görmezlikten kaynaklanan bir bağdır. Oysa sevgi, bilinçlice bir bağ, apaçık duru bir görmenin sonucudur.

Aşk, genellikle içgüdüden su içer, içgüdüden kaynaklanmayan başka bütün olgular değersizdir. Oysa sevgi ruhun içinden doğar. Bir ruhun yükselebileceği bütün yerlere sevgi de onunla birlikte doruğa tırmanır.

Aşk gönüllerin genelinde benzer biçimler ve renklerde gözlenmekte olup, ortak nitelik, durum ile görünümler taşır. Oysa sevgi her ruhtan kendine özgü bir albeni taşır. Ruhun kendisinden rengini alır.

Aşk kimlikle ilişkisiz değildir. Dönemlerin ve yılların ilerleyişinden etkilenir. Oysa sevgi yaş zaman ve kişiliğin ötesinde yaşar. Onun yüksek yuvasına günün, çağın eli yetişmez.

Aşk; tufan, dalga, coşku, hindi niteliklidir. Oysa sevgi; durgun, dayanıklı, ağırbaşlı, arılıkla dolup taşar bir durumdadır. Aşk uzaklık ve yakınlığa göre değişir. Uzaklık uzun sürecek olursa azalır. İlişki sürecek olursa değerini yitirir. Ancak korku, umut, sarsıntı ile acı çekimin yanı sıra "görüşüm-uzaklaşım"la diri, güçlü olarak kalabilir. Oysa sevgi bu durumları bilmez. Dünyası başka bir dünyadır.

Aşk bir yönlü bir coşkudur. Sevginin kim olduğunu düşünmez. "öznel bir özcoşudur." İşte bu yüzden hep yanlışlık yapar. Seçimde hızla sürçer; ya da hep bir yönlü kalır. Yine de yer yer benzeşmeyen iki yabancının arasında bir aşk kıvılcımlanır. Olay karanlıklar içinde geçip, birbirlerini görmedikleri için ancak bu yıldırımın düşüşünden sonra onun ışığında birbirlerini görebilirler. İşte burada aşkın kıvılcımlanışından sonra seven ve sevilen birbirlerinin yüzlerine bakınca birbirlerini tanımadıklarını anlarlar. Aşktan sonra gelen yabancılıklar ile anlaşmazlıklar çoktur.

Oysa sevgi aydınlıkta kök salar. Işığın gölgesinde yeşerir, büyür. İşte bu yüzden hep tanıştıktan sonra ortaya çıkar. Gerçekte başlangıçta, iki ruh birbirinin yüzünde tanıma çizgilerini okur. "Biz" oluşları ise "tanışım"dan sonra olur. İki ruh, iki kişi değil, bir anda iki kişinin gerektirimler sonucunda biz olma duygusunu taşımaları olasıdır. Bu durum ise öyle duyarlı öyle uçucudur; duyumun ve anlayışın eli altından kolayca kaçabilmektedir. Daha sonraları; birbirlerinin söz, davranış ve konuşma biçiminden yakınlığın tadını, yakınlığın kokusunu, yakınlığın sıcaklığını duyumsarlar.

İşte bu konaktan sonra birden, iki yoldaş kendiliklerinden sevginin uçsuz bucaksız çölüne ulaştıklarını sevginin karartısız açık göğünün başlarının üzerinde sere serpe serilmiş olduğunu, "inanışın" aydın, arı, içtenlikli ufuklarının kendilerine açıldığını, tatlı okşayıcı bir esintinin hep başka göklerin, başka ülkelerin yepyeni esinlerinin iletileri ve başka bahçelerin güzel, gizemli çiçeklerinin kokularının birlikteliğinde oyuncu, tatlı, şen bir sevgi ve albeni ile kendisini hep bu ikisinin yüzüne, başına vurduğunu.... kendi gözleriyle görürler.

Aşk çılgınlıktır. Çılgınlık ise "anlayış" ile "düşünüş" ün boğulmuş ve yıpranmışlığından başka bir şey değildir. Oysa sevgi, tırmanışının doruğunda, beyin ötesini aşar; anlamayı ve düşünmeyi de yerden çekip, doğuşun yüksek doruğuna götürür.

Aşk, sevgilide içinin çektiği güzellikleri yaratır. Oysa sevgi içinin çektiği güzellikleri sevgilide görür, bulur.

Aşk, büyük güçlü bir kandırmacadır. Oysa sevgi; sonsuz, salt, dosdoğru içten bir doğruluktur.

Aşk, görme duyumunu alır; oysa sevgi verir.

Aşk, hep kuşkuyla bulunur. Oysa sevgi baştan başa kesin inançlıdır. Kuşkuya yer vermez. Aşktan içtikçe kanarız, sevgiden içtikçe susarız. Aşk korundukça eskir; oysa sevgi yenilenir.

Aşk, sevgiliye egemenliktir. Oysa sevgi, sevilende yok olma susuzluğudur.

Aşk, tat aramaktır. Oysa sevgi sığınak aramaktır. Aşk, aç bir düşkünün yemek yiyişidir. Oysa sevgi, "yabancı ülkede dildaş bulmak"tır.

Aşk, kendinden yanadır. Bencildir, kendisi için ister. Kıskançtır. Sevgiliye kendi için tapar, onu kendi için över. Oysa sevgi, sevilenden yanadır. Sevilencildir. Sevgili için ister. Kendini sevdiği için ister. Onu onun için sever. Kendisi ortada değildir...

En iyisi ben sözü size bırakıyorum:

-Aşk mı; sevgi mi?



Seviyorum diyebilir mu hala yüreğin

Yoksa saplanıp kaldı mı aşka,

Varlığın yeterken aşka

Yokluğum yetiyor mu sevmeye?


Mehmet Özcan