19 Mart 2010 Cuma

Milletin Vicdanı Olmak!!!


Bir milletin vicdanı olabilmek der Cemil Meriç. Bir milletin vicdanı…

Tarih milletlerin vicdanı olabilenleri basmamış mıdır her zaman bağrına?

Aristo’dan, Sokrat’tan beri “kubbede bırakılan hoş sada” değil midir tarih dediklerimiz, ölümsüz bildiklerimiz? Ölümsüzlüğün sırrını arayanlar değil de ölümsüz eserler bırakanlar anılmıştır tarihin en karanlık çağlarından beri. Eski Yunan deyince “tiranları” hatırlamayız lakin Sokrates zihnimize şimşekler çaktırır, bir başka yerde Dostoyevski gelir, Mimar Sinan gelir, Mustafa Kemal Atatürk gelir aklımıza. Oysa bizler değil miyizdir en unutkan varlığı dünyanın? Hüzünlerimizi bile unuturken daha gözyaşlarımız toprağa değmeden “vicdanımız” olabilenleri unutmayız bedenimiz toprak olana dek.

Mimar Sinan ruhumuzu bir motifte toplayıp, Süleymaniye duvarlarına en ince detaylarıyla bizden sesleri, bizden izleri kazır. Aşık Veysel her nağmesinde ruhumuzu serinletir sazının. Mevlana yalnızlıktan biçare kalmış yüreklerimize aşkı doldurur, görmeyen gözlerimize ışık olur.Bazen yenilmez ordularıyla Sultan Süleyman olur vicdanımız bazen Fuzuli’de bir beyit güle bülbülü anlatan.

Bazen öyle insanlar çıkar ki bu toprağın bağrından, boylarından büyük dertlerin altına girerler.“vatan borçlarını ödemek” için.

Bazen kendini paralarcasına, ilerlemiş yaşlarına rağmen genç dimağlara aktarabilmek için ölümsüzlüğün sırrını koşarlar hizmet etmek için dört bir yanına vatanın. Bazen her yaralı hastaya bir yudum su vermek için siperlerin arasında bir o yana bir bu yana koşan saka eri gibidir; belki götürdüğü su hiç bir işe yaramayacaktır ölmek üzere olan askere ama o ahdetmiştir her yaralıya her dertliye ne pahasına olursa olsun yetişecektir.

Anadolu aşinadır böyle insanlara, yaşatmak, yeşertmek için yaşayanlara. Nene Hatunlar vardır bağrında Anadolu’nun yaşatmak için bir milleti canını vermiştir gözünü kırpmadan.

Bir milletin vicdanı olabilmek!

Kelimelere yüklenen anlamları bırakıp bir kenara koca bir dünyada, insanların birbirlerini görmezden geldikleri, yok saydıkları ve artık unutmanın ve vicdansızlığın normalleştiği bir dünyada irfan sahibi olabilenler vardır. Ayakları bu topraklara basan, bu topraklarda yürekleri ısınan ve bu topraklar için toprağa düşmeyi bekleyenler

Belki Kadir Has bu dediklerimin hepsidir. Belki de kelimeler anca bu kadar kifayet edebilir Kadir Has gibilerini anlatmaya. Bazen insanın ruhunu sıkan her halden uzak, yaşamaktansa yaşatmayı, büyümektense büyütmeyi düstur edinmiştir kendine.

Ölümsüzlük peşinde koşan bir süvari misali sürer atını. Vermenin en zor olduğu anlarda “mevzu bahis vatansa gerisi teferruattır” der ve neyi varsa verir hiç çekinmeden.

Çünkü bilir gül fidanları suya muhtaçtır ve su vermezse bu güller kuruyacaktır.

Ülkenin dört bir yanını dolaşır, her susuz kalmış gül fidanına uzanır eli ve boynu bükük kalsın istemez gül fidanları. Bazen yaptırdığı okullar ile çıkar karşımıza bazen de hayır işlerine harcadıklarıyla. Ruhunu adamış insanların rahatlığı ile koşar ilerlemiş yaşına rağmen su bekleyen her gül fidanına. Yaşitları çoktan ahir ömürlerini sefa içinde geçirmeye başlamışken o yılmadan ülkenin dört bir yanına umut götürür, günlerini en çok sevdiği gençlerle geçirir onlarla güler, eğlenir, şarkı söyler.

76 yaşındadır ve hala yapabilecek bir şeyleri vardır. Bir harabe devralır devletten Haliç kıyılarında ve gösterir harebeler gülistana nasıl çevrilir. Önce duvarlar, sonra bahçe değişir yavaş yavaş ve ardından şen sesler duyulmaya başlar köhne Tütün Fabrikasının her bir yanında.

Bahtiyar bir ihtiyarın bakışları katılır tüm bu seslerin peşine ve sürüklenir ufkun ardına doğru.

Duvarlarında yankılanan sesler sanki gün be gün uzatır onun ömrünü, sanki her ses binlerce gün katar yaşlanmış bedenine ve gençleşir mutlu insanların sesleri arttıkça.

Bir Mart sabahı yaklaşır ruhunu teslim almak için ölüm meleği. oysa o çoktan teslim etmiştir ruhunu ömrünü adadığı hayallerine. Kurtulur ruhuna bir yük olmaya başlayan bedeninden ve karışır tarihin bağrına bastıkları arasına.

Bedeni belki emanet edilmiştir toprağa ya ruhu? Ruhu ise artık hep olduğu yerde yani bu milletin vicdanındadır. O artık Yahya Kemal’in deyimiyle “asude bir bahar ülkesindedir” en sevdiği öğrenci sesleriyle…

Ruhun şad olsun…


15 Mart 2010 Pazartesi

Hüzün ki en çok yakışandır bize...


Dalgalar çarpıyor kayalıklara, bense hasretimi yazıyorum bembeyaz bir kağıdın hücrelerine. Kalemden akan her mürekkep damlasına ekliyorum özlemimi ve senden bir parça katıyorum kelimelere yine de bir şeyler eksik kalıyor sensizliği anlatmaya. Yağmurlu bir günde yolunu şaşırmış bir balıkçı teknesi gibi, hedefini şaşırmış bir ok gibi çıkıyor kelimeler ağzımdan. Buharlanan gözlük camlarımın ardından ufka bakmaya çalışıyorum -hani seninle bakıp geleceğe dair hayaller kurduğumuz yere- olmuyor yapamıyorum. Kelimeler boğazımı tıkayan kocaman bir lokma oluyor büyüyor git gide. Hafızamın en ücra köşelerini yokluyorum sensizliği anlatacak kelimeleri bulmak için ama nafile...

Karanlığın ardında bıraktığı hüzünden bir parça var kalbimde onu taşıyorum gittiğinden beri.

hüzün ki en çok yakışandır bize

belki de en çok anladığımız...

Döneceğin günün özlemiyle gözlerimi ufka dikiyor bekliyorum gelirsin diye. Dalgalara karışan hayallerimi uzatıyorum, bir rüzgar alıp gidiyor elimden onları, ve karanlıkta çırılçıplak kalıyorum... Mavi gözlerinde bulduğum huzuru, hayallerimi çalan rüzgara kapılıyorum senin olduğun diyara doğru yollanıyorum...

Denizin aya değdiği noktaya doğru geliyorum. Gözlerinin mavisine koşuyorum...

12 Mart 2010 Cuma

Siyah


Sen gecesi ışıklı bir şehirdesin şimdi. Benim odam karanlık… İki şehir arası bilmem kaç kilometre. İkimizin arası kaç kilometre? Peki bu mesafenin ismi ne?

Yazık… :(

***

Aşk biter mi?
Pekala biter!
Her şey başlar ve biter. Hiçbir şey ölümsüz değildir.

Bu deli sonbaharın insanlardan ne istediğini anlamadım. Yoksa sevginin kıymetini bilmeyenleri, önemini anlamayanları; o sevgiyi şımarıklıkla arkadaş edenleri cezalandırıyor mu sonbahar? Bilemedim…
Daha yapraklar dallarından ayrılmadan, rüzgar yanakları yaralamadan; ne bu ayrılık, ne bu yara bere böyle?

Aşk ince iş, baharlara yaraşır da, ayrılık acı işte…

Ayrılık acır, gece karanlığı taşır. Işığı yok ayrılığın, yol iz bulamaz insan, kendini şaşırır.
Bu insan dediğin korkar bir de… Karanlıktan da geceden de… Lakin ne fayda korktuğun başına geldikten sonra… :(

***

Duygular değişir…
Çok yazık!

***

Her şey başlarken güzel; fidanken, küçükken. Belki henüz bilinmemezlikten…

İnsanın en tatlı hali bebekken,
Bir köpeğin yavruyken,
Ekmeğin tazeyken,
Çorba sıcakken,
Çiçek henüz solmamışken,
Güneş güne uyanırken,
Aşk mahmur gözlerini açarken güzel…

Her şey başlarken güzel.
Ve her şey biterken… ?!?

Bitişlere ağlar insan… Üzülürse ağlar… Bir de korktuğunda… Karanlıktan korkar insan… Bilmediğinden de korkar…

Tüm bildiklerimi unutturuyor bu ayrılık.
Korktuğumu anlamışsındır artık.
Bir de ağladığımı…

Yeşillere hevesliyken bu denli, beni gecenin ortasında bıraktığını… Bu gecenin içimi daralttığını ve kararttığını…

Tüm kelimelerin sana aktığını anlamışsındır, ama…
Siyahın üstüne yazı yazılır mı daha ???

7 Mart 2010 Pazar

Sizi yakan "Aşk mı Sevgi mi"?

“...Bana sevginin aşktan üstün olduğunu öğreten odur. Aşk, görme engelli bir coşku, görmezlikten kaynaklanan bir bağdır. Oysa sevgi, bilinçlice bir bağ, apaçık duru bir görmenin sonucudur.

Aşk, genellikle içgüdüden su içer, içgüdüden kaynaklanmayan başka bütün olgular değersizdir. Oysa sevgi ruhun içinden doğar. Bir ruhun yükselebileceği bütün yerlere sevgi de onunla birlikte doruğa tırmanır.

Aşk gönüllerin genelinde benzer biçimler ve renklerde gözlenmekte olup, ortak nitelik, durum ile görünümler taşır. Oysa sevgi her ruhtan kendine özgü bir albeni taşır. Ruhun kendisinden rengini alır.

Aşk kimlikle ilişkisiz değildir. Dönemlerin ve yılların ilerleyişinden etkilenir. Oysa sevgi yaş zaman ve kişiliğin ötesinde yaşar. Onun yüksek yuvasına günün, çağın eli yetişmez.

Aşk; tufan, dalga, coşku, hindi niteliklidir. Oysa sevgi; durgun, dayanıklı, ağırbaşlı, arılıkla dolup taşar bir durumdadır. Aşk uzaklık ve yakınlığa göre değişir. Uzaklık uzun sürecek olursa azalır. İlişki sürecek olursa değerini yitirir. Ancak korku, umut, sarsıntı ile acı çekimin yanı sıra "görüşüm-uzaklaşım"la diri, güçlü olarak kalabilir. Oysa sevgi bu durumları bilmez. Dünyası başka bir dünyadır.

Aşk bir yönlü bir coşkudur. Sevginin kim olduğunu düşünmez. "öznel bir özcoşudur." İşte bu yüzden hep yanlışlık yapar. Seçimde hızla sürçer; ya da hep bir yönlü kalır. Yine de yer yer benzeşmeyen iki yabancının arasında bir aşk kıvılcımlanır. Olay karanlıklar içinde geçip, birbirlerini görmedikleri için ancak bu yıldırımın düşüşünden sonra onun ışığında birbirlerini görebilirler. İşte burada aşkın kıvılcımlanışından sonra seven ve sevilen birbirlerinin yüzlerine bakınca birbirlerini tanımadıklarını anlarlar. Aşktan sonra gelen yabancılıklar ile anlaşmazlıklar çoktur.

Oysa sevgi aydınlıkta kök salar. Işığın gölgesinde yeşerir, büyür. İşte bu yüzden hep tanıştıktan sonra ortaya çıkar. Gerçekte başlangıçta, iki ruh birbirinin yüzünde tanıma çizgilerini okur. "Biz" oluşları ise "tanışım"dan sonra olur. İki ruh, iki kişi değil, bir anda iki kişinin gerektirimler sonucunda biz olma duygusunu taşımaları olasıdır. Bu durum ise öyle duyarlı öyle uçucudur; duyumun ve anlayışın eli altından kolayca kaçabilmektedir. Daha sonraları; birbirlerinin söz, davranış ve konuşma biçiminden yakınlığın tadını, yakınlığın kokusunu, yakınlığın sıcaklığını duyumsarlar.

İşte bu konaktan sonra birden, iki yoldaş kendiliklerinden sevginin uçsuz bucaksız çölüne ulaştıklarını sevginin karartısız açık göğünün başlarının üzerinde sere serpe serilmiş olduğunu, "inanışın" aydın, arı, içtenlikli ufuklarının kendilerine açıldığını, tatlı okşayıcı bir esintinin hep başka göklerin, başka ülkelerin yepyeni esinlerinin iletileri ve başka bahçelerin güzel, gizemli çiçeklerinin kokularının birlikteliğinde oyuncu, tatlı, şen bir sevgi ve albeni ile kendisini hep bu ikisinin yüzüne, başına vurduğunu.... kendi gözleriyle görürler.

Aşk çılgınlıktır. Çılgınlık ise "anlayış" ile "düşünüş" ün boğulmuş ve yıpranmışlığından başka bir şey değildir. Oysa sevgi, tırmanışının doruğunda, beyin ötesini aşar; anlamayı ve düşünmeyi de yerden çekip, doğuşun yüksek doruğuna götürür.

Aşk, sevgilide içinin çektiği güzellikleri yaratır. Oysa sevgi içinin çektiği güzellikleri sevgilide görür, bulur.

Aşk, büyük güçlü bir kandırmacadır. Oysa sevgi; sonsuz, salt, dosdoğru içten bir doğruluktur.

Aşk, görme duyumunu alır; oysa sevgi verir.

Aşk, hep kuşkuyla bulunur. Oysa sevgi baştan başa kesin inançlıdır. Kuşkuya yer vermez. Aşktan içtikçe kanarız, sevgiden içtikçe susarız. Aşk korundukça eskir; oysa sevgi yenilenir.

Aşk, sevgiliye egemenliktir. Oysa sevgi, sevilende yok olma susuzluğudur.

Aşk, tat aramaktır. Oysa sevgi sığınak aramaktır. Aşk, aç bir düşkünün yemek yiyişidir. Oysa sevgi, "yabancı ülkede dildaş bulmak"tır.

Aşk, kendinden yanadır. Bencildir, kendisi için ister. Kıskançtır. Sevgiliye kendi için tapar, onu kendi için över. Oysa sevgi, sevilenden yanadır. Sevilencildir. Sevgili için ister. Kendini sevdiği için ister. Onu onun için sever. Kendisi ortada değildir...

En iyisi ben sözü size bırakıyorum:

-Aşk mı; sevgi mi?



Seviyorum diyebilir mu hala yüreğin

Yoksa saplanıp kaldı mı aşka,

Varlığın yeterken aşka

Yokluğum yetiyor mu sevmeye?


Mehmet Özcan

4 Mart 2010 Perşembe

En Mahrem Sevgiliye...

Nasıl başlanır bir mektuba bilmiyorum, hiç mektup yazmadım aşktan yoksun aşk mektupları dışında. Nasıl başlanır bilmiyorum onun için, ama sanırım samimi olmak en iyisi… En iyi bildiğim şekilde anlatmak…

Eylül’ün başı… Koca bir bahçe; ortasında döşenmeyi bekleyen koca koca taşlar ve yeni serilen toprak. Bir kaç bina etrafını sarmış koca bahçenin. Sanki bayramlıklarını giymeyi bekleyen çocuğun özlemi vardı öğrencilerin şen seslerinin yankılanacağı duvarlarında. Merdivenlere yaklaşıyorum kalbim hızla atarken. Zihnim alışabilir miyim sorusuna takılmışken güleryüzlü bir kaç kişi görüyorum merdivenlerin ardında ve rahatlıyorum bir nebze de olsa. Alışabilir miyim yerini bir aidiyet duygusuna terkediyor. Önce duvarları seyrediyorum -4 yıl arkadaşlık edeceğim hiç değişmeyen dostlarımı- sonra küçük pencerelerden gözüme takılan ufku. Ve yine merdivenler, ben önde babam arkamda… Sanki daha once defalarca gelmişim gibi hissetmeye başladığım bu binada hala gözlerimin önünde aynı sahne gelecek yıllarımı ipotek ettiğim kayıt anı.

Kayıt için dolaşılan odalar ve tanışılan yeni öğretmenlere söylenen, babamın ağzından dökülen sözler “hocam artık size emanet”, o mütevazi insanlar ise alışılagelmiş olduğumun dışında ekliyorlar babamın o sözüne “once allah’a sonra bize”.

Önce Allah’a sonra hocalara emanet edilen bedenim yüreğimi taşıyamaz olduğu zamanlarda anlıyorum bu lafın hikmetini ve soluklanıyorum o emanet edildiğim hocaların yanlarında, gölgelerinde. Bazen Süleyman hocanın Sert ama tatlı naraları, bazen Hasan Hoca’nın kuralları, Ekrem Hoca ile ortaklaşa yaptığımız muziplikler, Bayram Hoca’nın nev-I şahsına münhasır felsefesi, Özlem hocanın ana şefkati ve Nihat hoca’nın izleyenleri kendine hayran bırakan üslubu. Hepsi de devrinde anlaşılamayan bir yazarın yazıları gibi. Sanki o gün sadece gülmekle yada üzülmekle yetindiğim şeyler; paltomun çebinde, kalbimin ve ruhumun derinlerinde izler, hoş hatıralar bırakıyor.

Günler geçiyor duvarlar ve dostluklardan başka herşey değişiyor, yaşımız, saçlarımız, sakalımız… Aydınlık bir günde tünele yaklaşan lokomotif gibi okulun sonuna yaklaşıyoruz, yaklaştıkça canımız sıkılıyor yaklaştıkça belli etmeden özlemeye başlıyoruz bir şeyleri. Belli etmiyoruz korktuğumuzu zira serde mertlik var delikanlılık var hani yaşımızda müsait buna. Ama kar etmiyor ne mertlik ne kanın deliliği ve bitiyor günler akrep ve yelkovan gelip demirliyorlar ayrılık rıhtımında. Hani ruh ayrılır ya bedenden ebedi bir aleme yolculuk için ve ne yüklenmişse o ana dek onu sürükler yanında işte bizimki de öyle ayrılırken KAÖL’den. Bir yüklendiklerimiz var birde yüklerimizi paylaştıklarımızdı geriye kalan. Salih hocanın cumaları iki elini birden havaya savurarark “iyi tatiller” demesi artık beni bitmesini istemediğim bir romanın hüzünlü sonu gibi geliyor.

Yine kürsünün ardında Salih Özden, belli ki O’nda da biz gibi “KAÖL”den mezun olmanın verdiği burukluk, bekliyorum birşeyler söylemesini gitmeyin çocuklar, kalın demesini ama o bir başka telden sesleniyor;
Her gün bir yerden göçmek
Ne iyi
Her gün bir yere, Konmak ne güzel
Bulanmadan, donmadan
Akmak ne hoş
Dünle beraber, Gitti cancağızım
Ne kadar söz varsa, Düne ait
Şimdi yeni şeyler ,Söylemek lazım…

Ağlıyorum bırakıp mertliği bir kenara özlem duymaya çeyrek kala, yüreğim dayanamıyor ve ağlıyorum. Hüznüm gözyaşlarıma takılıp düşüyor salonun orta yerine ve okunmuş bir kitabın ruhumu titretmesi gibi işleniyor anılar ve içimde bir çığlık kopuyor;

Hoşçakal hayatımın en güzel köşesi,
Hoşçakal anılarımın en nadide parçası
Hoşçakal gençliğimin en anlamsız yıllarının en mahrem sevgilisi…