Eylül’ün başı… Koca bir bahçe; ortasında döşenmeyi bekleyen koca koca taşlar ve yeni serilen toprak. Bir kaç bina etrafını sarmış koca bahçenin. Sanki bayramlıklarını giymeyi bekleyen çocuğun özlemi vardı öğrencilerin şen seslerinin yankılanacağı duvarlarında. Merdivenlere yaklaşıyorum kalbim hızla atarken. Zihnim alışabilir miyim sorusuna takılmışken güleryüzlü bir kaç kişi görüyorum merdivenlerin ardında ve rahatlıyorum bir nebze de olsa. Alışabilir miyim yerini bir aidiyet duygusuna terkediyor. Önce duvarları seyrediyorum -4 yıl arkadaşlık edeceğim hiç değişmeyen dostlarımı- sonra küçük pencerelerden gözüme takılan ufku. Ve yine merdivenler, ben önde babam arkamda… Sanki daha once defalarca gelmişim gibi hissetmeye başladığım bu binada hala gözlerimin önünde aynı sahne gelecek yıllarımı ipotek ettiğim kayıt anı.
Kayıt için dolaşılan odalar ve tanışılan yeni öğretmenlere söylenen, babamın ağzından dökülen sözler “hocam artık size emanet”, o mütevazi insanlar ise alışılagelmiş olduğumun dışında ekliyorlar babamın o sözüne “once allah’a sonra bize”.
Önce Allah’a sonra hocalara emanet edilen bedenim yüreğimi taşıyamaz olduğu zamanlarda anlıyorum bu lafın hikmetini ve soluklanıyorum o emanet edildiğim hocaların yanlarında, gölgelerinde. Bazen Süleyman hocanın Sert ama tatlı naraları, bazen Hasan Hoca’nın kuralları, Ekrem Hoca ile ortaklaşa yaptığımız muziplikler, Bayram Hoca’nın nev-I şahsına münhasır felsefesi, Özlem hocanın ana şefkati ve Nihat hoca’nın izleyenleri kendine hayran bırakan üslubu. Hepsi de devrinde anlaşılamayan bir yazarın yazıları gibi. Sanki o gün sadece gülmekle yada üzülmekle yetindiğim şeyler; paltomun çebinde, kalbimin ve ruhumun derinlerinde izler, hoş hatıralar bırakıyor.
Günler geçiyor duvarlar ve dostluklardan başka herşey değişiyor, yaşımız, saçlarımız, sakalımız… Aydınlık bir günde tünele yaklaşan lokomotif gibi okulun sonuna yaklaşıyoruz, yaklaştıkça canımız sıkılıyor yaklaştıkça belli etmeden özlemeye başlıyoruz bir şeyleri. Belli etmiyoruz korktuğumuzu zira serde mertlik var delikanlılık var hani yaşımızda müsait buna. Ama kar etmiyor ne mertlik ne kanın deliliği ve bitiyor günler akrep ve yelkovan gelip demirliyorlar ayrılık rıhtımında. Hani ruh ayrılır ya bedenden ebedi bir aleme yolculuk için ve ne yüklenmişse o ana dek onu sürükler yanında işte bizimki de öyle ayrılırken KAÖL’den. Bir yüklendiklerimiz var birde yüklerimizi paylaştıklarımızdı geriye kalan. Salih hocanın cumaları iki elini birden havaya savurarark “iyi tatiller” demesi artık beni bitmesini istemediğim bir romanın hüzünlü sonu gibi geliyor.
Yine kürsünün ardında Salih Özden, belli ki O’nda da biz gibi “KAÖL”den mezun olmanın verdiği burukluk, bekliyorum birşeyler söylemesini gitmeyin çocuklar, kalın demesini ama o bir başka telden sesleniyor;
Ağlıyorum bırakıp mertliği bir kenara özlem duymaya çeyrek kala, yüreğim dayanamıyor ve ağlıyorum. Hüznüm gözyaşlarıma takılıp düşüyor salonun orta yerine ve okunmuş bir kitabın ruhumu titretmesi gibi işleniyor anılar ve içimde bir çığlık kopuyor;
Her gün bir yerden göçmek
Ne iyi
Her gün bir yere, Konmak ne güzel
Bulanmadan, donmadan
Akmak ne hoş
Dünle beraber, Gitti cancağızım
Ne kadar söz varsa, Düne ait
Şimdi yeni şeyler ,Söylemek lazım…
Ağlıyorum bırakıp mertliği bir kenara özlem duymaya çeyrek kala, yüreğim dayanamıyor ve ağlıyorum. Hüznüm gözyaşlarıma takılıp düşüyor salonun orta yerine ve okunmuş bir kitabın ruhumu titretmesi gibi işleniyor anılar ve içimde bir çığlık kopuyor;
Hoşçakal hayatımın en güzel köşesi,
Hoşçakal anılarımın en nadide parçası
Hoşçakal gençliğimin en anlamsız yıllarının en mahrem sevgilisi…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder