19 Mart 2011 Cumartesi

Ümmetin Vicdanına!!!

Bizler bilmeyiz bir bombanın patlama sesini…

Oysa onlar bu kıtanın petrolle kirlenmiş topraklarının insanları, onlar bilirler ve onlar korkmazlar bu sesten. Hem neden korksunlar ki… Korkmak ne çare getirir ki. Dün Filistin, Pakistan, Afganistan, Irak, Doğu Türkistan, Bosna-Hersek…. Liste uzun… Demokrasi kurbanı olmadılar mı? Yetmedi mi demokrasi için dökülen kanlar, yetmedi mi barış için mahvedilen hayaller.

Siz batılı hırsızlar, ruhumuzu çaldınız yetmedi mi, evlerimizi yıktınız yetmedi mi, evlatlarımızı birer birer düşürdünüz toprağa, neyimiz varsa aldınız elimizden yetmedi mi?

Biz ne ruhunuzu istedik ne evlerinizi ne de o kapkara petrolünüzü, biz özgürlük istedik sadece kendi topraklarımızda, kendi dinimizle, dilimizle özgürce yaşamak… Biliyorum çok geldi sizin “hırsızlığa” alışmış zihinlerinize, biliyorum çok geldi sizin paradan başka bir şey görmeyen gözlerinize…

Binlerce kurban verdik yetmedi mi? Aliya’lar, Hattab’lar, Şeyh Ahmed Yasin’ler…

Yetmedi, yetmeyecek…

Allah’ım ümmetin suskunluğunu sana şikayet ediyorum!!! Demişti Şeyh Ahmed Yasin, duymamıştık çağrısını…

Nerdesiniz ümmetin gençleri, kardeşlerinize namusunuza tecavüz ediliyor,

Nerdesiniz ümmetin gençleri Libya çöllerinde Ömer Muhtar’lar yok ediliyor,

Nerdesiniz ümmetin gençleri Libya çöllerinde koca bir ümmetin onuru ayaklar altına alınıyor,

Nerdesiniz!!!

Sesiniz çıkmaz oldu, mazlumun ahını işitmez oldunuz, topraklarınız ehli küfr çizmesi altında ezilmeye başlandı nerdesiniz!!!

Nerdesiniz!!!

Beyrut’ta Hanzala, Filistin’de Ammar, Libya’da Hüseyn sizi bekliyor…

Nerdesiniz!!!

Dünya Muhammedi bir nefes bekliyor

Çıkın saklandığınız deliklerden ve haykırın en yüksek sesinizle;

Yaşasın zalimler için cehennem!!!

12 Şubat 2011 Cumartesi

Sevdası Büyük Olanın İmtihanıda Büyük Olur!!!

Mücadele sevdaya itaat eder. Sevmek aşka, aşık maşuka… Dert perdesinin yırtıldığı anlarda etrafı saran sıkıntılar sevdaya itaat edemeyen yanımızdır aslında. Çöllerde kızgın kum altında kavrulan bedevi misali asidir bu yanımız. Çölde bedeviyi asi kılan güneş, gönlünü ısıtır gayesi aşk olanın. Gayesi aşk olana O’ndan gelen yalnızca gönül huzuru verir.

Kuru kavga ile mücadele ayrılır tamda bu noktada, biri aşkın emrinde biri öfkenin. Aynı güneş altında kalan bedevi ile aşık gibi… Biri hırçın, biri emre amade. Emir ki kulunu “Habibim” yapar, emir ki “kün fe ye kün”… Hırçın olan yakar, İblise can verir. Iblis harama, haramda ateşe can verir. Ateş emre gireni yakmaz, kılıç emre gireni kesmez, ecel emre gireni öldürmez.

Mücadele işte burada başlar ve biter. Mücadele de kendin, kendine meydan okursun, kavga da ise nefsin cihana meydan okur. Mücadele nefsine galebe çalar, kavga ruhuna galebe çalar. Ruhun giderse ne kalır geriye, ruhun olmazsa ne farkın kalır bayağı bir hayvandan. Ruh ki ilahi nefes, ruh ki Rabbin sana emaneti…

Ve mücadele boyun eğer “Emr”e yani aşka, yani “ilahi nefes”in sahibine… Kavga kalır iblisce seslere takılı bir avuç ruhsuzun ellerinde.

Ve geriye bir imtihan kalır, büyük imtihanlar “Emr”e itaat edenlere, küçükler ise iblise özenenlere…

21 Aralık 2010 Salı

Bu Bir Muhtıradır!!!

HAYIRDIR IŞIK KOŞANER?
Galatasaray’a gol atanın gerçek Fenerli olduğu ülkemde, Işık Koşaner ilk muhtıracığını verdi de “gerçek Paşa” oldu sağolsun. Necip TÜRK Milletine kutlu ve uğurlu olsun. Uzun bir süredir açıklama yapmasını beklediğimiz ve aradaki zaman aralığı arttıkça performansı yönündeki endişelerimizin arttığı TSK yaptığı bu güzel açıklama ile yüreklerimize su serpti.
İrticanın bile tehlike olmaktan çıktığı; tehditsiz, işlerin kesat olduğu bir dönemde Necip TÜRK Ordusu yine bizleri daha iyi görebilmek için dişlerini gösterdi. Askerimiz TÜRK Dil Kurumu’nun işgal altında olduğu, meclisin hainlerle dolduğu, emperyalizmin kırbacı altında inlediğimiz şu zor günlerde en büyük sorunumuza el atarak bir kez daha “Dil Meselesinin” memleket dahilindeki önemini millete hatırlatmıştır. Böylece “İrtica”dan boşalan yer “Dil Meselesi” ile doldurularak önemli bir adım atılmıştır.
Dağlarda kendi mayınlarımızla şehit olan askerlerimiz hakkında açıklama yapmayan, Heronların adamlarımızı (?!) vurduğu için yok edilmesini söyleyene göz yuman, eleştirilere kulak tıkayan, aslında tam da “üç maymunları” oynayan TSK, dil meselesi ile ilgili yaptığı “Basın Açıklaması” ile memleket sathında uzun yıllardır çözülemeyen ve bir anda peydah olan “Çift Dillilik Sorununun” çözümü için ışık yakmıştır.
Böylece Necip TÜRK milletinin namusu, toprak bütünlüğü ve can güvenliğini sağlamakla görevli olduğunu sandığımız ordumuzun yeni bir görevi daha olduğunu öğrendik ve bir yaşımıza daha girdik. Bu durum bir aylık bebekten 160 yaşında darı bekaya (ah bu gerici tamlama kullanma alışkanlığımız!) göç eden (Işık olan mı dememiz lazımdı) Zaro Ağa’ya kadar herkesi memnun etmiştir.
Bu açıklamaların boşta kalmaması ve TSK’nın memleket dahilinde yabancı dil öğrenmede zorluk çeken veya öğrendiği yabancı dil ile caka satan insanlar için de bir bildiri yayınlamasını ve hatta dil öğrenmede sıkıntı çeken insanlar için “Silah altında tuttuğu ve çalıştırttığı” binlerce yabancı dil bilen mühendisi, doktoru, öğretmeni bu iş için seferber etmesini istiyoruz.
TSK’nın içindeki bulunduğu tutuma karşı taraf olmak her TÜRK vatandaşının görevi olduğu gibi bizimde görevimizdir. Son olarak eğer bu “Dil meselesi” gibi uzman olduğu başka konular varsa ivedilikle kamuoyu bilgilendirmelidir. Örneğin bizlere üniversitelerde yumurta atmadan nasıl teşkilatlanılır sorusunun cevabı verilmeli ve öğretilmelidir.
Uzun lafın kısası çift dilli hayata geçiş konusu siyasilerin başlattığı ve toplumsal tabanda tartışılması gereken bir meseledir. TSK’nın bu denklemde hiçbir yeri yoktur. İster mevzu bahis olan konu hayata geçsin, isterse olumsuz karşılansın ve reddedilsin asker bu tartışmalara sınır belirleyemez, kimseyi susturamaz hele hele tartışma zemininin ana dinamiklerini belirlemeye hiçbir şekilde kalkışamaz! Bilgisi de, konumu da buna yetmez çünkü…
Hala anlayamadınız mı beyler, paşalar? Millet artık sizi, bu halinizle sevmiyor ve umursamıyor. Nereden nereye geldiğinizin farkına varamadınız mı hala? Biz sizi profesyonel, hareket kabiliyeti yüksek, milletin temsilcilerinin emrinde, siyasetsiz halinizle sevmek istiyoruz.
MTTB olarak bu süreci dikkatle inceleyecek ve taraf olmaya devam edeceğiz.
Kamuoyuna saygıyla duyurulur.

13 Aralık 2010 Pazartesi

Dayak Yemek Özgürlüktür!!!

Diri diri gömülen kız çocuğunun, hangi günahtan ötürü
öldürüldüğü sorulduğu zaman…
(Tekvir Suresi 8. Ve 9. Ayet)
Haksızlığın karşısında susan, dilsiz şeytandır.

Başbakana karşı gelinebilir, Cumhurbaşkanı’na sövülebilir ve hatta bir siyasi gruba dahil herkesin anası ile yakın temas kurulabilir. Çünkü bunlar “kapitalist, komprador ve hatta Amerikan uşağı olup üniversiteleri kendi kontrolleri altına alabilirler”. Çünkü bunlar sadece bu saydıklarımla değil hatta “Araplarla ve İranlılarla iş tutup” memleketi “Kemalizm Öncesi”(yazımızda bu devirden KÖ diye bahsedeceğiz) ilkel sisteme döndürebilirler. Bunlarla mücadelede girişilen her yol mübahtır ve hatta meşrudur. Yalan söylemek, duygu sömürmek, yumurta atmak bunların içerisinden bir kaçıdır. Ve galiba en meşhuru ve en ses getireni duygu sömürmek için yalan söylemek.

Evet Başbakana, Cumhurbaşkanı’ve o siyasi görüşe sahip herkese sövün. Yumurta atın, iftira atın, atında rektörleri anfilere toplayıp “akıl veren” cuntacı şerefsizlere de sövün…

Günlerdir bıraktık meselenin özünü konuşmayı takıldık kaldık bir genç kızın hamile olmasına. Bundan önemlisi hamile olması mı yoksa eyleme katılması mı önemli diye koca koca adamlar tartışmaya başladık. Ama kimse sormadı ekranlara çıkartırken bu kızı, hangi üniversiteye gidiyor, hangi örgüte mensup… Sormadık çünkü bu kız KÖ’ye geri dönmemek için bir devrim planlıyor, açıkca sistemle problemleri olduğunu söylüyor ve ilerici bir darbe bile istayabilecek kadar aydın biri!!!
Yani ilerici olunca senin söylediklerinin doğruluğunun önemi kalmıyor. Kız her kanala çıkıp rahatça ve ağlamaklı bir tonla “Sefilleri” (eski dilde Hikaye-I Mağdurin’dir adı) oynayabiliyor. Ve bizde bu devrimci, öncü sosyalist ve ilerici kızın dediklerine iman ederek durumuna acıyor onun doğmamış bebeğini öldürenlere lanetler ediyorduk.

Zira bizim kitabımız “Diri diri gömülen kız çocuğunun, hangi günahtan ötürü öldürüldüğü sorulduğu zaman…” diyordu ve biz o hesaba kadar bekleyemecek kadar sabırsızdık.

Onlar hatırlamaz ama bizim de vardı böyle acılarımız başımızdan geçmiş. Ancak bizim kahramanımız sisteme göre “irticacı” yani KÖ’ye aşık biriydi. Başını da bu fikirlerine siper etmek için kapatmıştı hüküm süren sisteme göre. Ve yine bir gün elinde sopası yokken!, koltuğunun altında kitapları varken, üzerinde “Nasrun Minallahi ve Fethun Garib!” (Yardım Allahtandır ve fetih yakındır) ayeti yazan kapının önünde en doğal haklarından olan eğitim hakkını korumak için dayak yedi. Evliydi ve hamileydi. Suçu belliydi başı örtülüydü ve irticacıydı. Başındaki örtüyle “sistem” denilen şeyi yıkabilecek bir kudrete haizdi(!!!) onu dövenlerce... Polisin jop ve tekme darbeleri karşısında bu gücün hiçte o kadar kudretli olmadığını anlamıştı ama iş işten geçmişti. Artık taşıdığı canlardan biri daha açamamışken dünyaya gözlerini cahiliye Araplarının yakıcı vicdansızlığına kurban gitmişti. Devrimi(?) korumak adına bir cana kıyılmıştı…

Başbakana sövülebilir, Cumhurbaşkanı’na hakaret edilebilir ancak bir paşaya hemde rektörlere akıl hocası olmayı vazife bilen paşalara sövülemez!!!. Devrim diye cinayetler işlenir, sırf başörtülü diye deliler gibi dayak yenebilir, ama hakkı savunulmaz, ahmak yerine konur.

Başbakan’a söven, milletvekiline yumurta atan devrimci(son günlerde Öğrenci Kollektifleri ve Genç-Sen Kendine böyle diyor) olur, herkese ayar vermeyi bilen paşalardan hesap soranların adı “devlet düşmanı, vatan haini” olur. Ama o devrimci, öncü sosyalist(bilmeyenler google abiden sorabilir ne demek olduğunu) arkadaşlar ne hikmetse yeşilleri görünce birden süt dökmüş kedi gibi oluyor.

Evet biz vatan hainiyiz, evet biz devlet düşmanıyız! Çünkü biz sizin yaptıklarınızı yapmıyor, hangi cunta darbe yapsa işimize gelir diye düşünmüyoruz. Öğrenci dahi olmayan hamile kadınları bile isteye dayak yemeye götürmüyoruz. Biz hesap gününe inanıyor ve hesabını veremeyeceğimiz işi yapmıyoruz. Sonra biz hem Başbakan’a, hem Rektörlere hem “ayarcı paşalara” usulünce daha doğrusu “Müslümanca” hesap soruyoruz.

Zira biz gücü, kudreti sonsuz olana yaslanmış, kesin adalet sahibinin emrine girmişiz. Dilimizde kalbimizde şu cümleleri sayıklar;
Haksızlığın karşısında susan dilsiz şeytandır!!!
Yaşasın zalimler için cehennem!!!

11 Aralık 2010 Cumartesi

Açıyorum Öyleyse Varım!!

“Onlar ki avret yerlerini (namuslarını) korurlar İşte bunlar, cennetlerde ikram olunanlardır”

(Mearic Suresi 29 ve 35. Ayetleri)

İnsanlar varlıkların sebebini arar ilk günlerinden itibaren hayatlarının. Farkında olsun ya da olmasın hep bir varlık savaşıdır var olan. Bebek ellerini yumar, gözlerini kısar ve dikkat çekme peşinde olur, yani varlığını anlayacak birini arar farkında olmadan. Sonra yaş ilerler; mesela kendini yere atar. Dikkat çekmek için ağlamayı göze alır, dikkat çeker ve mutlu olur, zira var olan şey dikkat çeker.

Aslında her yeni doğan çocukla başlayan bu süreç en çok filozofların baş belasıdır. Var mıyız yok muyuz? Delirenler vardır bu soru karşısında hiç utanmadan. Utanmadan diyorum çünkü varlığın işaretlerini arayıp göremeyen ve hatta delirenin kendinden utanması gerekir!!! Elindeki gözlüğün çalındığını iddia eden bunak misali utanmalı…

Descartes, mesela bu arayışına “düşünüyorum öyleyse varım” diyerek son vermiş ve delirmeye ramak kala kurtarmış kendini, bir başkası (Cogito) varlığını kuşkuya bağlamış ve “kuşku duyuyorum öyleyse varım” deyip yırtmıştır sıyırmaktan.

Tüm bunları yaparken, yerken, içerken, gezerken kendi varlıklarını aramışlar, ancak iş Allah’a; alemlerin yaratıcısına gelince işin sadece “düşünce ve kuşku boyutlarında” bırakmaya özen göstermişler. Zaten varlığını da iman olmayıca değersiz kalan yeteneklerine bağlayan adamların Allah’ı bulması beklenemez, ama bir umut işte bizim ki…

Ve bazıları vardır “modern dünyamızda”(?) artık her şeyiyle muhalif olmayı yeni bişeyler söylemeyi (ne kadar yeniyse) ve bu söylediklerine de sanat demeyi varlık delili yapmışlardır. Ve bu “delillerinden” yola çıkarak insanları “gerici” (korkmayın alışık olduğumuz bir tabir), yobaz ve sanattan anlamamakla itham ediyorlar.

İşte bunların en “avangard” (sözlükten baktım öncü birlik demek) olanlarından biri memleketimizin “cesur insanı”(tabi cesaret ister) büyük feminist (Lady Mary Wortley Montagu kadınlar için istediği eğitimin onları bu hale getireceğini bilse eminim hiç bişey istemezdi!!!) Şükran Moral kendince haklı sebepler sunduğunu sanarak insanların eşitlik, özgürlük ve kadın sömürüsü problemlerine karşı soyunuyor ve bunu da “Müslümanların” anlayamayacağını söyleyerek kendi yüce sanatını(açılmak yükselmektir felsefesine sahip herhalde) varlığının delillerinden biri haline getiriyor. Ve hatta delillerini sergilemek için insanları toplayıp (insanlar diyorum hanımefendi için erkek kadın fark etmiyor) bir perdenin ardında hemcinsinle “cinsi münasebetini” sergiliyor ve “ben varım” diyor. Bizde diyoruz ki madem biz bu sanattan anlamıyoruz gel anlat sanatını 2010 Türkiye’sinin Güngören’inde Recep kardeşime bizde anlayalım nasıl oluyormuş bu sanat.(Recep’i tanırsınız 3. ‘sü çıktı tanımıyorsanız da merak etmeyin o sizi tanıyor)

Evet biz Müslümanlar anlamıyoruz bu sanattan(?). Emin ve rahat olsun anlamayacağız da. Zira biz tek kelime ile “İnanıyoruz, öyleyse varız” diyebilenleriz. Biz kadınlarımızın hakkını açmakla değil, onları bu hale getirenlerle hesaplaşarak, kadın hakları deyip kadınları sömürenleri lanetleyerek savunuyoruz. Feminizm maskesi altında var olmaktansa, varlıklarını yavaş yavaş saf ve akılsızca direnerek yok etmelerine izin vermeyerek yapıyoruz.

Evet biz edepsizlikten hoşlanmıyoruz, açmakla var olunmayacağını, problemlerin bitmeyeceğini biliyoruz. Açmakla eriyeceğini, istismara sebep olacağını biliyoruz. Sonra dönüp Moral’a diyoruz ki; aman evladım, etme tutma devir kötü “açmakla, var olunmaz yok olursun Hafazanallah”…

Tabi bizim ki anlayana…