14 Eylül 2010 Salı

Eylül Nesli

Bir Eylül sabahı hapsedilen fikirlerin ve onların ardına takılan hüzünlerin çocuklarıyız biz. Düşündüğü için ülkesini, herşeyden çok vatanı sevdiği için, geleceğini zincirlerden koparmak için uğraşan bir neslin arda kalanlarıyız.

Bir Eylül sabahı başlayan karanlık günlerde, bir daha karartılmaktan korkan bir neslin çocuklarıyız. TRT’de gördüğü her rütbeli subayı sabahın 03.59’unda gördüklerinden sanıp içi ürperen bir nesil…

Hani derler ya gelen gideni aratır diye galiba bu söz en çok onlar için geçerliydi; 5 adam, omuzlarını süsleyen apoletlerin üzerindeki yıldızlar bile bir çok insanı hayal alemine sürüklemeye yetecek kadar çok, yüzleri pervasız bir hırsızınkinden farksız 5 acayip adam. Dillerinde ise binlerce “netekimle” süsledikleri bir “memleket kurtarma masalı”…

Daha bir gün öncesine kadar kurtarmayı ümid ettikleri vatanın zindanlarına doldurulmuş binlerce genç daha anlayamadan ne olduğunu enselerinde patlayan tokatlar, vücütlarından ve kaslarından geçen elektrik akımları, kollarından bağlanarak asıldıkları “filistin askıları” ile tanıştılar. BU kurtarıcı “havariler” güruhunun yöntemleri hem sertti hem de unutulması zor acılar bırakıyordu. “Devletin” gözünde hepsi suçluydu ve yine ayn devletin gözünde tek suç vardı vatanı çok sevmekten “vatan hainliği”. Onun gözünde biri vatanını Sovyetlere satıyordu, biri Amerika’ya biri ise en dibe batırmak için çabalıyordu. Onun gözünde hepsi birdi ve hepsi suçluydu. Duvara “kahrolsunlar” yazan da vatan haini idi devleti soyanda.

Gelenler hep “biz geldik sizi anarşiden kurtardık” diyorlardı ardına saklandıkları namluların ucundan gülümseyerek, kimse sormuyordu en kesin çözüm yolu “bir sağdan bir soldan asmak” mı diye. Soranlara da zaten cevap hazırdı “Asmayıpta beslese miydik”.

Sonra dediler ki -Tandoğan gibi- artık biz getiririz size özgürlük ve demokrasi. Sandıklar kurdular, sandıkların ardından, bileklerine ve zihinlerine kelepçe taktıkları yetmezmiş gibi halkın birde tavsiyede bulundular yaptıları yavuz hırsız anayasını desteklemekte fayda var diye. İtirazın adresi belliydi Ülkücüysen C4’e, Solcu isen Diyarbakır’a… “Netekim” itiraz edebilende olmadı pek, başında devlet görevlilerinin beklediği, şeffaf zarflarda oy kullanılan sandık başlarında.

Dediler ki bizim masalın sonu mutlu, alın işte size “istediğimiz” kadar özgürlük. Ve inandı zihinlerinde korkudan başka pek bir şey bırakılmayan halktan milyonlarcası, inandı ve inandığı gibi yaşamayı kurtuluş belledi.

Aslında o kadar korkuyorlardı ki bu memleketin öz evlatlarının tekrar kendine gelebileceğinden, garanti aradılar kendilerince ve “Milli Birlik Komitesi” üyeleri ilelebet yargılanamaz yazdılar “istedikleri” kadar özgürleştirdikleri “anayasalarına”.

Korkunun kol gezdiği yıllarda ilk fırsatta kurtulmayı deneyenlere, yeniden düşünmeye başlayanlara ket vurdular sisteme soktukları “hakiki vatandaşlarla”. Onların dünyasında “halk” ile vatandaş ayrı dünyaların adamlarıydı. “Biz geldik ayrışmayı durdurduk” diyenler bizzat kendilerini sınıflara bölmüşlerdi halk ve vatandaşı, bilerek isteyerek ve arzulayarak. Çünkü biliyorlardı “halk” vatandaş olmaya başladığı an onların yerinde yeller esecek kurdukları kast bozulacaktı. Her baş kaldırana “Spartacus” gözüyle baktılar, her özgürlüğe koşanı durdurmayı gerekirse “tank namlularıyla” susturmayı bir borç bildiler kendilerine.

Oysa bir millet uyanıyordu. Aradan bazen “yiğit” delikanlılar çıkıp “ben namlusunu vatandaşına çevirmiş tanklara selam durmam” diyenler çıkıyor, onları da aydınlık bildiğimiz beyazlar arasına gömüyorlardı.

Çok sürmedi eseret halk artık bir diriliş bekliyordu özlemini çektiği bir sistem bekliyordu yıllardır rüyalarını süsleyen “özgür, demokrat ve eşit”…

Götürdüklerinden kurtulmak Kara Eylüllerin bir ışık yandığında, Kara Eylüllerin sisteme eklemlediği bazı “vatanperver” “aydın” takımı ışığa hasret millete “siz ne anlarsınız” bu işten diyor “millet iradesine” bile gem vuruyordu. Bazıları özgürlüğe kalkan eller ile Eylülleri hazırlayan elleri karıştırıyor ve 9 sütüna manşet atarak “311 el kaosa kalktı” yazabiliyordu. Millet iradesinin tecellisi olan elleri kaosa sürükleyenlere bir grup “Genç” bir araya geliyor “Sivil”lik namına demokrasi dersi veriyor ama yılların kör ettiği “deli gömlekli” zihinler namluların gölgesini sulh-u salah bilmeye devam ediyordu.

Işte tam bu noktada bu memleketin çocukları bir araya geliyor “istemezükçü” zihinlere bir tokat gibi sokaklarda “13 Eylül”ü bayram ilan etmeye hazırlanıyordu. Bir araya gelemez, bize karşı duramaz dedikleri bir araya geliyor kendilerine de “13 Eylül Gençlik Hareketi” adını veriyordu. Bazen darbenin kanlı izlerini silmek için mendil dağıtıyor bazen eşine dostuna Kara Eylülleri aydınlatmak için “kartpostal”lar gönderiyor, zihinlerine kazınan Eylülleri silmek için yep yeni hayller, ümitler için aydınlağa koşuyordu.

Onlar ki bir partinin ardına saklanmayacak kadar cesur, geleceklerini günlük siyasete alet etmeyecek kadar mert insanlar… Onlar ki “12 Eylülleri” utanç içinde geçiren neslin, namlu gölgelerinde bastırılmış çocukları. Bir gaye uğruna, demokrasi uğruna adımlar atan bir gençlik…

Martin Luther King diyordu ya;

Bir hayalim var…

Bir hayali gerçeğe kavuşturanlardan oldunuz için, zihninizin en derinlerine yara açan anıları silip attığınız için, bunlar yetmez postalların ve cübbelerin gölgesinden uzaklaşmak için çalışmalıyız diyenlerden olduğunuz için hepinize teşekkür ederim.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder